Kayıtlar

Anı Yitikleri

I. Amneziaklar Unutabilmek uğruna yalnızlığımı feda ettiğim her yaşanmışı en lüzumsuz ayrıntılarına kadar hatırlıyorum. Beyhude çırpınışlarım ile korteksime kök saldı fotoğraf kareleri, ses dalgaları, günlük sayfaları ve sobanın üzerindeki portakal kabukları. Tekamül yolunda tragedyalarım batıl oldu. Nihayetinde kavramıştım. Unutabilmeyi öğrendiğimde, hatırlamaya değer hiçbir şey kalmamıştı. Unutabilme sanatı, yüksek algı düzeyindeyken zihnine muhtelif manipülasyonları istikrarlı bir tahakküm ile uygulayanların vakıf olabileceği bir kaybedimdir. Posthümanizasyon serüvenindeki rolü yadsınamaz ölçüde önemli olan amneziaklar, kayıtlı bir deneyim arşivine sahip olmadıklarından, olaylar karşısında duygusal değerlendirmelerde bulunmak yerine işbirlikçi bir tutum sergilemeyi tercih ederler. Onlar, organizmacı sapkınların en sadık uşaklarıdır. II. Peygamber Terbiyecileri Sekiz bacaklı ruh operatörü, ağına takılan potansiyel "Mesih" aday adayının umutla çırpınan eğitimsiz farkındalıkl...

Adımı Hatırlayan Son Kişi Ölmüş Olmalı

Şuuraltımın sürreal kabus seanslarından birinde, duyu organlarımın vidalarını gevşetirken huzursuz düşünce sendromu; parmaklarımı ısırıyorum ellerimi kendi kanımla kirletmemek için. Fikirlerime ilham veren Cioran hiç benim kadar sıkışmış mıdır? Sanmam. Hiç kuşkusuz Dostoyevski sıkışmıştır. Fazlasıyla! O, hücresinde idam cezasını beklerken veya kürek cezasına çarptırıldığında; günlerce, haftalarca, aylarca, yıllarca ter, dışkı, sidik gibi iğrenç kokulara maruz kalmaktan burnundaki sinirleri kaybetmiş olmalı. Ben ise on beşinci günümde bir kitaba suratımı gömüp, 2. hamur kağıdından olan sayfaların kokusuyla ruhuma yuva sıcaklığını tattırabildim. Kitaptan sonra en sevdiğim koku: mürekkep. Her yazdığım kelimenin ardından ıslak mürekkep kokusunu, nöronlarımı uyaracak şekilde içime çekiyorum. Bu şekilde delirmeyi erteliyorum. Duvarların sır tutmadığını cezaevinde değil, tarikat yurtlarının kaçak evlerinde kaldığım günlerde öğrenmiştim. Duvarlar çok konuştuğundan terk ederiz evlerimizi. Duvar...

Vişne Çürüğü (Öykü)

Dört metre yüksekliğindeki gri duvarın tavanına yakın bir noktasında, demir levhanın üzerindeki matkap deliklerinden sızan güneş ışıkları gözlerini iğnelediğinde ayıldı. Derisinin altında, küçük dişleriyle ısırıklar bırakan binlerce ateş karıncası geziyordu. Duvarın ardındaki hücreden kesik, ritmik öksürük sesleri gelmeye başladı. Dört farklı kilit mekanizmasıyla mühürlenmiş beton bir kutunun içinde yalnız olmadığının farkındalığı, zihninde hiçbir kıvılcım yaratmadı. Su içmek için ağır ağır doğruldu. Musluk pastan öyle hastalıklı bir renk almıştı ki, metale tereddüt ederek dokundu. Kafasını sola çevirdiğinde gördüğü sararmış klozetin içindeki suyun pisliği ve o genzi yakan koku midesini kasalandırdı. Gözlerini kapatıp musluğu açtı, saçlarına bir avuç su bocaladı. "İyi ki saçlarımı üç numaraya vurmuşum," diye mırıldandı. İki adım attı, beton yatağa uzandı. Binlerce insanın terini emmiş, cam yününden yapılmışçasına batan battaniyeyi üzerine çekti. Titremesi kesilmiyordu. Duvarı...

Remisyon Sonrası Metastatik Nüks

Dokularında zerre kadar leke dahi barındırmayan, bembeyaz bir sayfa açmayı arzuladım varoluşumda. Lakin evvela, mazinin pasından bütünüyle sıyrılmalı, mühürleyerek kapatacağım o kalın cildin yaprakları arasına sıkışmamalıydım. “Kibrinden arınacaksın” dediler, arındım. Parçaladığım ruhların soğuk intikamlarına meze yaptım varlığımı. “Kimsesizleşeceksin” dediler, tecriti kucakladım. Sessizlikte buldum devayı, içimdeki öze vardım. Yirmi dokuz yıldır nefretle emzirdiğim küskünlüğün ardından ruhumdaki sayısız yara izine ihanet ettim ve babamla barıştım! Bileklerimdeki tren raylarına uzandı dudaklarım, tutamayacağım bir söz olarak algılayın; bir daha acı üzerine tek kelime dahi konuşmayacağım. – Kim olduğunu bilmiyorum, ama beni beklediğini biliyorum. Andım olsun ki sana karanlığımla gelmeyeceğim. Müsveddenin üzerine düşen gözyaşımın içerisinde boğulurken mürekkep, kelimelerim okunmuyor. Anlaşılmak uğruna hiç bu denli çırpınmamıştım. Etrafıma aşılmaz duvarlar çektiğimde kimsenin bana zarar v...

Kılıç Üçlüsü

Olsaydım hayırsız bir mutaassıp, basmakalıp cümlelerle ayıplarınıza karşılık verebilirdim bugün muakkiplerim; tekziplerle, tahriplerle, garaip tehditlerle ve üzerinize kan kusarak, gerektiğinde. I. Hayalbazın Çatal Dilli Suflörü Refrakter olsaydım peygamberlik iddiamla müzaha eylerdim intiharla, hem de 1 Nisan’da! Evet, lekesiz bir melek değildim; iyi olmaya çalıştım el verdikçe imkanlar. Nöroplastisiteyle diyalektik bir sıçrama yaşayarak kurtuldum zihnimdeki zindandan. Davranmamı beklemeyin insanca! Beni aynı kefeye koyamazsınız; benzetemez ve kıyaslayamazsınız bozuk bir algıyla; herzevekil tanrıyla, mütebeddil şeytanla, esfel-i safilinle, mütevekkil insanla. Öfkenizin nüvesinde eksikse Materia Prima , otopsi raporumda da belirttiğim gibi, duruma tek tepkim ne yazık ki diriga! Başkalarına değer atfedecek cüretkarlığa sahipseniz, sakladıklarınızı ortaya dökecek cesareti de göstermelisiniz. Kalbim sonuna kadar açık eğer ki sevilmek isterseniz. Ama dürüst değilsiniz. Kara aynalarda...

Şahsiyetsiz Cehennemler

Sartre, Gizli Oturum adlı eserinde der ki: “Cehennem başkalarıdır.” Epikürcüler ve stoacılar, bu fikre karşı koyamadıkları bencil bir hissiyatla bağlılık geliştirebilirler. Ancak burada rölativizmi devreye sokmalıyım: İtikadımca bu mahza bir hurafedir. Kendi cehenneminin hem günahkarları hem zebanileri hem de gardiyanlarıdır; “Cehennem başkalarıdır” diyerek kendi karanlığıyla yüzleşmeye cesareti olmayanlar. Bilişsel çarpıtmanın en manipülatif zararıdır, suçlarının faturasını başkalarına kesmek. Bu, yine Sartre’ın ortaya koyduğu mauvaise foi ile açıklanabilecek bir durumdur. Katarsisin tekinsiz ıslıklarına kulak vermeyen; duymamak için hızlı ritimlerin peşinden sürüklenirken duygusal servetini hasis bir şekilde her şeyden ve herkesten sakınan, sonunda zeval bulacaktır. Şayet cehennem başkalarıysa, cennet de başkalarıdır. O halde bu fikri benimseyen kişi ya bir avolisyon geçirmekte ya da Heidegger’in dediği gibi Das Man, yani otantik olmayan bir varlıktır. Hiçlikleri gaflet uykusundan uy...

Bukalemunlar

“Kendini kaybetmek” bir seçenektir. Arınabileceği kadar kirlenmeyi başaramayanların birçoğu, önce pigmentasyon sorunu yaşarlar. Ardından üzerlerindeki ayıplı bakışları fark etmeye başlarlar. Alınlarındaki stigma damgasını kazımaya çalışırlar; oysa bu, lekeleri ruhun her yerine dağıtan beyhude bir çabadır. Lady Macbeth etkisine kapılmaya başlarlar ve giderek çirkinleşirler. Ancak bu –onursuz olanlar için– büyük bir kimlik krizi demek değildir. Onlar her duruma adapte olabilirler. Bukalemunlar… Onlar için “kendini kaybetmek” artık bir seçenek değil, kaderlerinin kaçınılmaz dayatmasıdır. Bu güce başkaldıracak cesarete ve iradeye artık sahip değillerdir. Paramparça olana dek savrulmak, onların öngörülebilir sonudur.